Elma Yüzünden – Anton Çehov

Ufak tefek bir adam olan toprak ağası Trifon Semyonoviç’in, birbirine pek uygun enlem ve boylamlarda, Pont Evksin ile Solovki köyleri arasında karatoprak (çernaziyom)dan oluşan, atadan kalma bir çiftliği vardır. Trifon Semyonoviç, tınlayıcı Latince bir kökten türetilmiş, uzun mu uzun bir soyadı taşımakta olup, bu soyadı, sayısız insanlık erdemlerinden birinin anlamını taşır. Toprağı son derece verimli çiftliğin yüz ölçümü tam 30.000 dönümdür. Burası bir çiftlik, Trifon Semyonoviç de bir toprak ağası olduğundan, çiftlik rehine verilip satışa çıkarılmıştır.[77] Satış işlemleri Trifon Semyonoviç’in tepesinde henüz dazlak yokken başlamıştı; o günden beri ipotek koyan banka yöneticilerinin beceriksizliği, bizim toprak ağasının açıkgözlüğü sayesinde uzayıp gitmektedir. Günün birinde banka yüzde yüz gümleyecektir, çünkü birçok benzerleri gibi Trifon Semyonoviç rehin karşılığında paraları almış, ama taksitlere gelince ödememektedir. Ödese bile nazlana nazlana, dilenciye sadaka verir gibi… Dünyamız için boşu boşuna «Ah, şu dünya!» dememişler. Biz insanlar herkesi ona uygun asıl adıyla çağırabilsek, Trifon Semyonoviç’e de Trifon Semyonoviç demez; eşeklere, ineklere yaraşır bir adla çağırırdık. Açıkça söyleyecek olursak, Trifon Semyonoviç, adı üstünde, hayvanın biriydi. İsterim ki o da benim düşünceme katılsın. Eğer bir gün bu dileğim kendisine kadar ulaşırsa (Arada bir «Strekoza» dergisini okuduğunu biliyorum) bana gücenmeyip benimle aynı düşünceye gelecek, hatta uzun soyadını burada açıklamadığım, bu seferlik adı ve baba adıyla yetindiğim için bir cömertliği tulup sonbaharda on adet Antonov elmasını adresime postalayacaktır. Triton Semyonoviç’in erdemlerine gelince… En iyisi bunları sıralamaya kalkmayalım! Neden derseniz, Triton Semyonoviç’i elleriyle, ayaklarıyla bir öyküye sığdırmaya çalışacağımız için, iri mi iri bir Yahudinin resmedildiği «Yahudi» tablosunun yaratıcısı Yevgeni Siu’nun tual başında oturduğu süre kadar yazı masamızda oturmak zorunda kalırdık. Onun ne kağıt falı açmadaki hilelerine. ne borç ve faiz ödemedeki siyasetine, ne papaz efendi ile zangoca karşı çevirdiği dolaplara, ne de Nuh Nebi’den kalma kılığıyla atının üstüne kurulup köy sokaklarında caka satmasına dokunduracak değilim. Ben yalnızca onun insanlara karşı tutumunu gözler önüne seren bir sahneyle yetineceğim.

Neresinden baksanız beğeneceğiniz bir sabah (yaz mevsiminin bitimine yakın bir sabah) Trifon Semyonoviç zengin bahçesinin ağaçlar arasındaki birbirine dik yollarında gezinmekteydi. Ulu Tanrı’nın ozanlara esin vermede yararlandığı bütün güzellikler bolca serpiştirilmişti bahçeye. «Ey insanoğlu yaklaş! Yaklaş da güz bastırmadan bütün zevkleri tad!» der gibiydiler. Ancak bizim bahçe sahibi ağamız ozan filan değildi, ayrıca o sabah nedense kendini zararda hissettiğinden, ruhu soğuk bir uyuşukluk içindeydi. Toprak ağasının arkasından ise gönüllü olarak uşaklığını yapan Karpuşa yürüyor, sağına soluna bakarak efendisine gözcülük ediyordu. Karpuşa dedim de aklıma geldi, bu altmışlık düzenbaz erdemlerinin çokluğu bakımından efendisine taş çıkartır… İyi çizme boyar, sokak köpeklerini yakaladığı gibi ipte sallandırır, eline düşeni soyup soğana çevirir, müzevirlik yapmada üstüne yoktur! Gün geçmez ki köylülerden, Triton Semyonoviç’in komşularından Karpuşa’yla ilgili bir yakınma gelmesin… Ancak bütün bunlar bir işe yaramaz, çünkü ağamızın çiftliği Karpuşa’sız yürümez. Gezintiye çıktığı zamanlar Trifon Semyonoviç sadık uşağını da yanına alır: onunla hem daha çok güvencededir, hem de keyifli… Karpuşa dedikodu yapar. tekerlemeler söyler, masal anlatır. Susmak bilmez bir gevezedir… Eğer bir an ağzını kapadığını görürseniz, bilin ki, ilginç bulduğu bir şeyi dinlemek için kulak kesilmiştir.

Anlatacağımız olayın geçtiği o sabah Karpuşa efendisinin arkasında yürüyor: beyaz kasketli, tanımadığı iki liseli öğrencinin ellerinde tüfeklerle yakından geçerlerken ondan bahçede avlanma izni istemelerini allayıp pullayarak Trifon Semyonoviç’e anlatıyordu. Sözümona gençler içeri alınmaları karşılığında ona yarım gümüş ruble vermeye kalkmışlar, kime hizmet ettiğini çok iyi bilen Karpuşa ise onlara kızıp üzerlerine Kızıltüy ile Boztüy’ü salmıştı. Karpuşa bu öyküyü bitirip köyün sağlık memurunun akıllara durgunluk veren serüvenlerini parlak çizgilerle betimlemeye koyulmuştu ki, bahçenin elma ve armut ağaçlarının bulunduğu köşesinden gelen bir hışırtı konuşmasını yarıda kesti. Karpuşa bir anda sus pus oldu, kulaklarını dikip dinlemeye başladı. Hışırtının kuşku uyandırıcılığı iyice aklına yatınca efendisini eteğinden çekip durdurdu, sesin geldiği yöne doğru ok hızıyla fırladı. Trifon Semyonoviç de bir yaramazlık kokusu almıştı: o da hemen toparlandı, köpek sinsiliğiyle seğirten uşağının ardından ufak adımlarla koştu. Ve koştuğuna da değdi…

Bahçe çitinin yakınında, dal-budak salmış bir elma ağacının dibinde duran bir köylü kızı ağzında bir şeyler çiğniyor, onun hemen yanında geniş omuzlu bir köy delikanlısı ise yerde diz üstü sürünürken, rüzgarın düşürdüğü elmaları topluyordu. Delikanlının yaptığı bir şey daha vardı, o da elmaların hamlarını ağaçların arasına fırlatmak, olgunlarını ise yayvan, nasırlı elleriyle sevgili Dulçina’sına sunmaktı… Görünüşe bakılırsa, midesi yönünden bir korkusu bulunmayan genç kız verilen elmaları büyük bir iştahla, soluk almamacasına tıkınıyor; yerde sürünerek elma toplayan şövalyesi ise Dulçina’sından başka bir şey düşünmüyordu.

Köylü kızı sesini yükseltmemeye çalışarak;

— Hadi, biraz da ağaçtan koparsana! diyor.

— Yok, koparamam, korkuyorum…

— Korkacak ne var? Ağanın yardakçısı şimdi meyhanede kafa çekiyordur.

Delikanlı ayağa kalkıp havaya zıpladı, bir elma koparıp Dulçina’sına verdi. Ancak Adem ile Havva’nın başına gelenler bu sırada iki sevgilinin başına da geldi. Elmanın tadını çıkarmaya fırsat bulamadılar… Genç kız elmayı dişleyip kopardığı parçayı tam delikanlıya uzatmıştı ki, ikisi de ağızlarının içinde bir ekşilik duydular; yüzleri önce çarpılıp uzadı, sonra sapsarı kesildi. Bu, elmanın ekşiliğinden dolayı değil, karşılarında Trifon Semyonoviç’in mahkeme duvarı gibi açık suratı ile Karpuşa’nın sinsi sinsi, kötücül sırıtmasını görmelerindendi.

Gençlere doğru yürüyen Trifon Semyonoviç;

— Merhaba çocuklar! Elma mı yiyorsunuz? Size engel olmuyorum ya? dedi.

Delikanlı şapkasını çıkarıp başını önüne eğdi. Genç kız ise önlüğünün nakışlarını incelemeye koyuldu.

Trifon Semyonoviç delikanlıya döndü.

— E, nasılsın bakalım, Grigori? İşler nasıl gidiyor!

— Yediğim yalnız bir elma! Onu da yerden aldım…

Trifon Semyonoviç bu sefer kıza çevirdi başını.

— E, senin işlerin nasıl gidiyor? İyi misin?

Kızcağız önlüğünün işlemeleriyle daha fazla oynamaya başladı.

Bunun üzerine Trifon Semyonoviç yeniden delikanlıya döndü.

— Söyle hele, düğününüz ne zaman? Evlenmediniz mi daha?

— Yok… Şey, ben, efendim… bir elma yedim… onu da…

— İyi etmişsin, aferin… Okuma-yazma biliyor musun?

— Hayır. Şey, vallahi, efendim… ben bir tane yedim, onu da…

— Okuma-yazma bilmiyorsun ama başkasının elmasını çalmayı öğrenmişsin… Zaten okuma-yazmayı ne yapacaksın? Söyle bakalım, hırsızlık işine çoktan mı başladın?

— Ben bir şey çalmadım ki…

Bu sefer işe Karpuşa karıştı.

— Hele bir söyleyiver, yavuklun niye öyle derin düşüncelere daldı? Yoksa onu yeterince sevmiyor musun?

Trifon Semyonoviç onu durdurdu:

— Sen sus, Karp!.. Grigori, bize bir masal anlatır mısın? Hadi, seni dinliyoruz?

Grigori öksürdü, gülümsedi.

— Efendim, ben masal bilmem ki… Şey, başka yerde elma bulamadım mı sanıyorsunuz? İstesem para verip alırdım.

— İyi, iyi. Çok paran olmasına sevindim. E, masal anlatacak mısın bize? Anlat da dinleyelim. Karpuşa dinler, yavuklun dinler, ben dinlerim… Hadi, utanma, anlat! Hırsızlıktan utanmadıktan sonra bundan niçin utanacaksın? Haklı değil miyim, aslanım?

Trifon Semyonoviç, bahçesinde hırsızlıktan yakaladığı genç köylünün yakasını kolay bırakacağa benzemiyordu. Onun dik bakışları altında delikanlının alnında ter tomurcukları birikti.

Karpuşa sevimsiz, ince sesiyle araya girdi.

— Bu salak masal anlatmayı nereden bilsin? Siz ona en iyisi bir şarkı söyletin!

— Sen sus, Karp! Önce masal anlatsın bize. Hadi, bir tane anlatıver, yiğidim!

— Masal bilmiyorum.

— Ya! Demek, bilmiyorsun? Peki, çalıp çırpmayı biliyor musun? Bana İncil’den sekizinci öğüdü ezbere oku öyleyse!..

— Ben öyle şeyleri nasıl bilirim, efendim? Bilsem okurdum… Yemin ederim ki, bir tane elma yemiştim, onu da yerden aldım.

— Hadi, anlat bir masal!!

Karpuşa oradan ısırgan otu yolmaya başladı. Bunun ne anlama geldiğini Grigori çok iyi biliyordu. Trifon Semyonoviç’in kendine özgü yöntemleri vardı, tıpkı kendi benzerleri gibi… Adamlarından biri hırsızlık yaptı mı, ya bir günlük süreyle bodruma kapatır, ya ısırgan otuyla bir güzel dağlar, ya da çırılçıplak soyup ortalığa salardı. Hiç böyle şeyler duymadınız, değil mi? Aman canım, siz de!.. Trifon Semyonoviç’in daha ne marifetleri olduğunu bilseniz aklınız şaşar!

Grigori ısırgan otuna şöyle bir baktıktan sonra suçlu suçlu öksürdü, ezilip büzüldü. sonunda bir masal anlatmaya, daha doğrusu uydurmaya başladı. Öksürmeler, ter silmeler, sümkürmeler, kekelemeler arasında eski Rus masal kahramanlarının cenkte düşmanlarını yenip güzel kızlarla evlenmeleri türünden yalan yanlış bir şeyler dökülüyordu ağzından. Trifon Semyonoviç hiç sesini çıkarmadan dinliyor, bakışlarını delikanlının yüzünden ayırmıyordu.

Grigori iyice sapıtıp saçmalamaya başlayınca:

— Tamam! İyi anlattın ama hırsızlıkta daha iyisin, dedi.

Sonra yeniden genç kıza döndü.

— E, güzelim, sen de bize «Babamız» duasını okur musun?

Köylü kızı pancar gibi kızardı, zor işitilir bir sesle «Babamız» duasını okudu.

— Şimdi de sekizinci öğüdü oku!

Delikanlı umutsuzluk içinde elini salladı.

— Çok elmanızı yemedik ki! Yemin ederiz size. Bize niçin inanmıyorsunuz?

— Demek, peygamberin öğütlerini de bilmiyorsunuz? Birisi bunları size öğretmeli! E, söyle bakalım güzelim, hırsızlık yapmayı sana bu mu öğretti? Neden susuyorsun, meleğim? Hadi, konuş! Madem susuyorsun, dediklerimi kabul ediyorsun demektir. Bu durumda sana hırsızlık gibi kötü şeyler öğrettiği için yakışıklı yavuklunu kendi ellerinle cezalandırmalısın. Şimdi, döv onu!

Genç kız;

— Dövmem! dedi fısıltıyla.

— Birazcık vurursun, canım. Bundan ne çıkar? Akılsızlar cezalarını çekmeli! Hadi, vur, cancağızım! Yoksa istemiyor musun? Öyleyse Matvey’i de çağırayım, Karpuşa ile ikisi seni ısırgan otuyla okşasınlar biraz. Onu da mı istemiyorsun?

— Hayır, dövemem!

— Karp, gel buraya!

Genç kız bir sıçrayışta delikanlının yanına vardı, yanağına bir tokat attı. Beriki alık alık gülümsedikten sonra gözlerinden yaşlar boşandı.

— Aferin. güzelim! Şimdi de saçlarına yapış! Hadi, çek saçlarını! Onu da mı istemiyorsun? Karp, gel buraya!

Genç kız nişanlısının saçlarını kavradı.

— Yok, canım, tutmakla ne çıkar? Saçından çekerek sürükle onu!

Genç kız delikanlının saçlarını çekiştirmeye başladı. Bu durum Karpuşa’nın öylesine hoşuna gitti ki, çatlak sesiyle gevrek gevrek güldü.

Trifon Semyonoviç:

— Bu kadarı yetişir, dedi. Teşekkürler, cancağızım. Kalın kafalı yavuklun cezasını buldu.

Sonra delikanlıya döndü.

— E, sıra sende, aslanım! Şimdi de sen onu cezalandır!

— Siz neler söylüyorsunuz, efendim. Ne diye dövecekmişim onu?

— O da ne demek? Demin seni dövdü ya! Sen de ona vur! Göreceksin, çok iyi olacak. Dövmek istemiyor musun? Sen bilirsin… Karpuşa, Matvey’i çağır!

Delikanlı öksürdü, yere tükürdü, nişanlısının saçlarını avcunun içinde toplayıp yüzüne vurmaya başladı. Zamanla bu işe kendini öylesine kaptırdı ki, nişanlısını değil, Trifon Semyonoviç’i dövdüğünü sanarak vurdukça vurdu. Genç kız acıdan kıvranıyordu. Eğer Trifon Semyonoviç’in kızı, güzeller güzeli Saşenka çalılar arasından çıkıp;

— Babacığım, çay içmeye gel! diye seslenmese, sonra babasının yaptıklarını görüp çınlayıcı bir kahkaha atmasa işin sonu neyle biterdi, kimse bilemez…

Trifon Semyonoviç;

— Bu kadarı yeter! dedi. Artık gidebilirsiniz, canlarım. Sağlıkla kalınız. Düğününüze benden size bir sepet elma armağan!

Cezalandırdığı gençleri yere kadar eğilip selamladıktan sonra çekti gitti.

Delikanlı ile genç kız kendilerine geldikten sonra oradan ayrıldılar. Delikanlı bir yana, genç kız bir yana… Ondan sonra bir daha karşılaşmadılar. Eğer Saşenka çalılar arasından çıkmasa herhalde ısırgan otundan paylarına düşeni de alırlardı…

Trifon Semyonoviç’in bu geçkin yaşında gönlünü nelerle eğlendirdiğini gördünüz. Aile bireylerine gelince, onlar da ondan geri kalmazlar. Kızları evlerine «aşağı sınıftan» konuklar gelince şapkalarına arkadan soğan iliştirirler, sarhoşların sırtlarına «eşşek», «salak» gibi sözcükler yazarlar. Toprak ağasının ordudan asteğmen rütbesiyle emekli olan oğlu Mitya ise bu konuda babasını bile geçti. Karpuşa ile bir olup eski bir askerin evinin kapısını katranla boyadılar. Eski askerin suçu ne miydi? Yakaladığı bir kurt yavrusunu Mitya’ya vermemişti, bir de sözümona, kendi kızlarını asteğmenin getirdiği bonbon ve şekerlemeleri almamaları için uyarmıştı.

Şimdi gelin de Trifon Semyonoviç’i başka bir adla çağırmayın!

Bunlar da İlginizi çekebilir ....

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir