İstirdiye – Anton Çehov
Rus Yazarı Anton Çehov tarafından kaleme alınmış olan İstirdiye adlı hikaye:
O yağmurlu, alacakaranlık güz akşamını tüm ayrıntılarıyla anımsamam için kendimi fazla zorlamama gerek yok.
Babamla birlikte kalabalık Moskova sokaklarından birinde dikilirken garip bir hastalığın yavaş yavaş bütün bedenime yayıldığını hissediyordum. Ne tuhaf, ağrıyan hiçbir yerim yoktu; ancak bacaklarım bükülüyor, söylemek istediğim sözler boğazımda düğümleniyor, başım halsizlikten yana düşüyordu. Neredeyse oracıkta yığılıp kalacak gibiydim.
O anda hastaneye kaldırsam, doktorlar karyolamın ayak ucundaki hasta tabelasına tıp kitaplarında geçmeyen fames[63] hastalığının adını yazarlardı yüzde yüz.
Babamın sırtında incecik, eski bir pardösü, başında, yanlarından beyaz beyaz pamuklar sarkan bir kasket vardı. Ayakları bol, ağır lastikler içinde kaybolmuş gibiydi. Ne vesveseli adamdır; lastikleri çıplak ayakla giydiğini kimse görmesin diye baldırlarına, dizlerine kadar gelen, eski çizmesinin konçlarını geçirmişti.
Babacığım, bu zavallı, biraz da saf adam (Onu, bir zamanlar şık olan yazlık pardösüsü eskiyip kirlendikçe daha çok seviyordum.) beş ay kadar önce yazıcılık türünden bir iş edinmek üzere başkent yollarına düşmüştü. Bu beş ay içerisinde aylak aylak dolaşarak iş aramış, bulamayınca da yukarıda sözünü ettiğim akşam, sokağa çıkıp dilenmeye karar vermişti.
… Tam karşımızda, giriş kapısının üstünde laciverde boyanmış «Meyhane» tabelası asılı üç katlı bir bina vardı… Başım dermansızlıktan yana, biraz da arkaya düştüğü için, binaya bakınca ister istemez en üst kattaki aydınlık pencereleri görüyordum. Gelip geçen insanların karaltıları, bir orgun sağ köşesi, taş basması renkli bir resim ile tavandan sarkan lambalar camlardan gözüküyordu. Pencerelerden birine dikkatle bakınca duvardaki beyaz bir leke dikkatimi çekti. Leke kımıldanmadan duruyor, düz kenarları onu duvarın koyu zemininden belirgin biçimde ayırıyordu. Bakışlarımı üzerinde yoğunlaştırınca bunun bir afiş olduğunu anladım. Afişte yazılar da vardı, ama neler yazıldığını anlamak zordu.
Gözlerimi afişten yarım saat kadar ayıramadım. Beni büyülemişçesine, beyaz parlak renkleri dikkatimi hep oraya çekiyordu. Yazıyı okumaya çalıştıysam da bir türlü başaramadım.
Garip hastalığın en sonunda bütün bedenimi kapladığını hissettim.
İşte o anda, gelip geçen arabaların takırtıları bana gök gürültüsü gibi gelmeye, sokağın pis havasında binbir koku saçmaya, meyhanenin lambalarından, sokak fenerlerinden gözlerimde köreltici şimşekler çakmaya başladı. Beş duyum öylesine keskinleşmiş olmalı ki, her şeyi normalin üstünde algılıyor, daha önce göremediğim şeyleri açıkça seçiyorum.
İşte afişteki yazıyı da kolayca okuyorum şimdi: «istiridye»
Ne tuhaf söz! Tam sekiz yıl, üç aydır yaşıyorum şu yeryüzünde, o güne değin böyle bir söz duymadım. Anlamını da bilmiyorum. Yoksa meyhane sahibinin adı mıydı? Ama meyhane sahibinin adı olsa duvara değil, sokak kapısının üstündeki tabelaya yazılmaz mıydı?
Yüzümü babama doğru döndürmeye çalışarak, kısık bir sesle;
— Baba, istiridye ne demek? diye soruyorum.
Babam beni işitmiyor; kendini insan selinin akışına vermiş, önünden geçenleri tüm dikkatiyle izliyor. O sırada bir şeyler söylemek istediğini gözlerinden okuyorum, ama o uğursuz sözler titreyen dudaklarında donup kalmışçasına bir türlü düşmek bilmiyor. Bir ara onun, bir yayanın ardından bir adım atıp adamın koluna dokunduğunu görüyorum, beriki başını çevirip bakınca babam utanarak «Bağışlayın» dedikten sonra geri çekiliyor.
— Baba, istiridye ne demek? diye soruyorum bir daha.
— İşte öyle bir canlı… Denizde yaşar, karşılığını veriyor.
Adını ilk kez duyduğum yaratığı gözlerimde canlandırmaya çalışıyorum. Herhalde balık ile ıstakoz arasında bir şeydi. Denizde yaşadığına göre ondan biberli, defne yapraklı, yemeye doyulmaz, mis gibi bir çorba, kıkırdaklarından ekşili lahana oturtması, ıstakoz sosu ve hardal eklenerek soğuk tirit yapılıyor olmalıydı. Bu yaratığı balık pazarından alıp getirdiklerini, çabucak temizleyip güvece koyduklarını tüm canlılığıyla gözlerimin önüne getiriyorum. Her şey çarçabuk yapılıp bitiriliyor, çünkü herkes çok acıkmış, bir an önce karınlarını doyurmak istiyorlar. Taze taze kızartılmış balık ve ıstakoz çorbası kokusu gelmeye haşlıyor burnuma.
Bu kokunun genzimi, burun deliklerimi gıcıkladığını, yavaş yavaş bütün bedenimi sardığını hissediyorum. Babamdan, mayhaneden, duvarda asılı beyaz afişten, hatta ceketimin yenlerinden aynı kokular yayılıyor; kokunun etkisiyle ağzımla çiğneme hareketleri yapıyorum. Ağzımda deniz yaratığından yapılmış yemekten bir lokma varmışçasına çiğneyip çiğneyip yutkunuyorum…
Duyduğum hazdan bacaklarım bükülüyor; bayılıp yere düşmemek için babamın koluna tutunuyorum, başımı ıslak pardösüsünün göğsüne dayıyorum. Babam büzülüp tortop olmuş. titremelerinden ne kadar üşüdüğü belli.
— Baba, istiridye orucu[64] bozar mı? diye soruyorum.
— Öyle şey olur mu? İstiridye pişirilmeden, hatta canlı canlı yenilir. Kaplumbağalar gibi kabuğu vardır, ama çifttir onun kabuğu.
Hoş kokunun bedenimi sarması bir anda son buluyor, canlandırdığım lezzetli yemek hayalleri uçup gidiyor.
— Iğğğ! İğrenç bir şey! Nasıl yiyorlar bunu? diyorum.
Ya, demek, istiridye denen şey buymuş! Kurbağaya benzettiğim yaratığı gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum. Çift kabuğu içine kıvrılmış kurbağa oradan bana patlak gözleriyle bakıyor, iğrenç çenelerini oynatıyor. Kabukları içine kıvrılmış. kıskaçlı, parlak gözlü, kaygan derili, bu yaratıklardan bir dolusunu pazardan alıp eve getirmeleri canlanıyor gözlerimin önünde. Evdeki çocuklar kaçıp saklanıyorlar, aşçı kadın yüzünü tiksintiyle buruşturarak pis yaratıkları kıskaçlarından tutup bir tabağa dolduruyor, yemek odasına götürüyor. Evin büyükleri bunları yiyorlar… Canlı canlı yiyorlar; gözleriyle, dişleriyle, bacaklarıyla birlikte çıtır çıtır yiyorlar! Bu sırada canlı yaratıklar viyaklama sesleri çıkarıyor, yiyenlerin dudaklarını kıskaçlarıyla kıstırmaya çalışıyorlar…
Yüzümü buruşturuyorum ama… ama niçin durmadan bir şeyler çiğniyorum? Bunlar iğrenç, tiksindirici şeyler ama, bir tanesi ağzımda, ben de yiyorum; tadını, kokusunu almaktan korkarak, tıkınırcasına yiyorum… Ağzımdakini çiğneyip yutmuşum bile, ardından ikincisinin, üçüncüsünün parlak gözleri duruyor karşımda… Onları da yiyip bitiriyorum… Ardından önümdeki peçeteyi, tabağı, babamın lastik ayakkabılarını, duvardaki beyaz afişi yalayıp yutuyorum. Gözüme ne ilişirse hepsini, hepsini gövdeye indiriyorum, çünkü yalnız karnımı doyurmakla hastalığımın geçeceğini hissediyorum. İstiridyeler korkunç gözleriyle bana bakıyorlar, iğrenç görünüşleriyle önümde durdukça tiksintiden titriyorum, ama hep yemek istiyorum, durmadan yemek!
Ansızın bir çığlık atıyorum:
— İstiridye istiyorum! Bana istiridye verin!
Ellerimi de ileriye uzatıyorum. Bu sırada babam kısık, boğuk sesiyle;
— Bir sadaka, baylar! Dilenmek ayıp ama ne yapabilirim? Artık dayanamıyorum! diyor.
Babamın eteğini çekiyorum durmadan;
— İstiridye istiyorum! İstiridye al bana!
Biraz ötede birinin güldüğünü işitiyorum.
— Hey, gerçekten istiridye mi yiyorsun sen? Hem de bu yaşta?
Bir de bakıyorum, önümüzde silindir şapkalı iki kişi duruyor.
Gülerek yüzüme bakıyorlar.
— Ufaklık, sen istiridye mi yiyorsun? Doğru mu? Çok ilginç! Peki, nasıl yiyorsun?
Güçlü bir elin beni yakaladığı gibi parlak ışıklı meyhaneden içeri sürüklediğini anımsıyorum. Bir dakika sonra çevremizde bir kalabalık oluşuyor. Kahkaha atarak, merakla bakıyorlar bana. Ben bir masada oturuyorum; küf, rutubet kokan, tuzlu, kaygan bir şey yiyorum. Tıkınırcasına, çiğnemeden yuttuğum nesnenin ne biçim bir şey olduğuna bakmadan, ne yediğimi sormadan, alıp alıp ağzıma atıyorum. Gözümü açacak olsam tabağımda parlak gözlü, kıskaçlı, keskin dişli yaratıklar göreceğimi biliyorum.
Birden ağzıma sert bir şey geliyor, çatır çatır sesler çıkarıyorum.
— Kah-kah-kah! diye gülüyor bütün kalabalık. Şuna bakın, kabuğunu da yiyor! Hay seni küçük budala! İstiridyenin kabuğu yenir mi?
Daha sonra çok susadığımı anımsıyorum. Nasıl oldu, bilmem, yatağıma yatırmışlar beni. Ateşten kavrulan ağzımda hissettiğim garip tattan, midemin yanmasından dolayı bir türlü uyuyamıyorum. Elleriyle garip hareketler yapan babam odanın içinde bir aşağı, bir yukarı dolaşıp duruyor. Bir yandan da;
— Soğuk aldım galiba, diyor. Başımda bir ağırlık var. Belki de bugün… şey… yemek yemedim de ondan. Ben ne garip adamım!Hatta salağın biriyim… Sana istiridye ısmarlayan bayların bunun için meyhaneciye on ruble ödediğini gördüğüm halde… Şey… birkaç ruble borç istemedim. İsteseydim verirlerdi herhalde.
Sabaha doğru dalıyorum. Düşümde kabukları içinde kıvrılmış duran, gözlerini oynata oynata bana bakan kıskaçlı bir kurbağa görüyorum. Öğleyin susuzluğa dayanamayıp uyandığımda gözlerimle babamı arıyorum. O hep öyle, odada gidip gelerek elleriyle garip hareketler yapıyor…







